teşekkürler…

26 01 2015

XYZ:  “Eee söyle bakalım, sen şimdi kaç oldun?”

ZEYNEP: “34”

XYZ: “Yapma yaw.. Ya olsun üzülme, Allahtan o kadar göstermiyorsun.”

 

İşte ‘algıların böyle olduğu bir hayat’ta, tam olarak da böyle bir yaştayım. 🙂

 

Eminim ki çoğunuz bana katılırsınız, önemli olan ne kadar yaş aldığın değil, bu yaşları nasıl aldığın… O zaman yüzündeki kırışıklık bile güzel gelir sanki insana… (Yüzümde  kırışıklık olduğundan değil, yanlış anlaşılmasın :p ) 

Dönüp bir bakınca hayatıma, hakkını verdiğimi düşündüğüm her an için kendime teşekkür ediyorum, cidden yapıyorum bunu. Tabi, itiraf etmem gerekir ki, kıymetini bilemediklerim için bir miktar üzüntüm de yok değil… Ama aynı hatayı iki kere yapmayacağımı bilmenin huzuru da bir başka…

Anılar biriktirebilmek amacım, yüzüm gülerken sevdiklerimi de gülümsetebilmek…

Acı ve kayıp var hayatta, hep de olacak. Bu acıya bağlı kalacağına, gerçeği kabul edip, başa çıkmayı başarabilecek kadar güçlü olmak şart bazen…

Öğrendiklerim var ayrıca, değerliyim mesela… Esasında birçoğumuzun unuttuğu… Bir zamanlar aynı benim de unuttuğum gibi… Dengeyi bozup hayatın odağına hep başkalarını koymak, kendini değersizleştirmek bence birçok insanın ciddi düşünmesi gereken şey … İşte kendi adıma bu dengeyi koruyabilmek, ne kadar değerli olduğumu her daim hatırlamak en büyük dileklerimden…

‘Algıların böyle olduğu bir hayat’ dedim ya hani, çünkü birçoğuna göre hayatımda bir sürü şey eksik …  Evli değilim, çocuklu değilim, evim yok, arabam yok, ee pek bir maddi yatırımım da var denemez… Ama işte, birçoğuna göre eksiklik kabul edilenlere benim bakışım pek bir farklı… Özgürlüğüm var, anılarım var, kocaman sevgim var, kendime saygım var, hayallerim var, enerjim ve başarabilme gücüm var. Esas eksiklik hangisi? Hadi şimdi siz söyleyin…

thanks-105Az önce içimden geldi, 3-5 satır karalayayım istedim. Ee tabi bir de 34 yıllık yaşamıma renk katan herkese teşekkür edeyim, ilerde bu teşekkürü buradan okuduğumda, tek tek o kişileri hatırlayıp mutlu olayım istedim 🙂

Pek bir seviyorum sizi…

 

 

 

Advertisements




2013’te bunlar olsun… senin için, senin için ve de senin için…

26 12 2012

2009’un son günleri.. Hava buz gibi… Maslak’ın daraltıcı trafiği ve iç karartıcı havası..  Muhteşem olmayan günler vardır ya hani işte tam olarak öyle bir gün.. Ama tam o esnada gelen bir e-postayla gülümsüyorum…

İşte o günden beri her sene bu dileği çalıyorum ve kendim de dahil, sevdiğim ve sevebileceğim kim varsa onlar için diliyorum…

wish

Sağlığı iyi olsun…

Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın. Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın. Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dolaşsın.

Sevdikleriyle bir arada olsun…

Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın. Lafları birbiriyle başlasın. Nesi varsa bölüşecek biri olsun; nesi yoksa bulup getirecek biri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun. Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın.

Sevmekten bıkıp usanmayacağı biri olsun…
Onun yeri ayrı olsun. Onu soysun, başucuna koysun ama yalan uydurmasın. O her şeyine, her haline tanık olsun. Bir hareketiyle güldüren, bir hareketiyle ağlatan olsun. Duyguların hepsi onda olsun. Kalbi buna teslim olsun. Bütün şarkılar onu anlatsın. Aşık olsun, sırılsıklam olsun.

Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun…
Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın. Bu keşfini hergün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun. Yaptıkça daha iyi yaptığını görsün. Daha iyi yaptıkça bunu başkaları da görsün. O başkalarının bunu gördüğünü, dış gözüyle görsün, iç gözüyle işine baksın.

Neşesi bol olsun…
Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde bir şey durup durup zıplasın. Duydukları gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın. Gürültü çıkarsın. Saçma şeyler söylesin. Çocuklukta en şımardığı ana, sık sık gidip gelsin. Nereye gidip geldiği bilinmesin.

Değiştirmek istedikleri değişsin…
İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın. Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın. Kapıda hep kamyonu dursun. Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun. Bileği, bütün alışkanlıklarıyla, bağımlılıklarıyla güreşsin.

Bir şey ona sürpriz olsun…
Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın. Bu gün üçyüzaltmışbeş’ten herhangi biri olsun. Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasin. Öyle tahmini mümkün olmayan bir şey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın.

Bir hayali gerçek olsun…
Bir hayale gözünü yumsun. Peşinden koşup onu sobelesin. Hayalini kendinden saklamasın. Bir çizgi filmde olduğunu, herşeyin mümkün olduğunu unutmasın…

:)





10 koskoca sene..

2 01 2012

Gideli tam 10 sene oldu.. 10 koskoca sene.. Nasıl güçlüymüşüm şaşıp kalıyorum kendime.. Hep birşeyler eksik  ama artık hatırladığımda gülümsemeyi başarabiliyorum. Her geçen gün daha da çok gülümseyeceğim, sen beni böyle görmek isterdin diye, gülümserken çarpık ön dişlerimi göstermemi hep çok severdin diye..

Sonsuzluğa inancımın kaynağı, biricikim… bil ki seni çok seviyorum, özlüyorum…





Huzur..

23 09 2011

Huzur, en çok peşinde koştuğun şey değil midir? Yakaladığında bırakmamak için sımsıkı sarıldığın değil midir? Kimsenin bozmasını istemediğin şey değil midir? Evinde ailenleyken huzur ararsın, arkadaşlarınla olan ilişkinde huzur istersin, sevgilinle birlikteyken huzur istersin, hayatının büyük bölümünü geçirdiğin iş yerinde hele özellikle bunu istersin…

Huzurun kaçtığı anda geceleri gözlerini kapadığında otomatik olarak soru işaretleri dolaşmaya başlar kafanda, engel olmaya çalışsan işe yarar mı? Huzurunu geri almak için ya başkalarının da huzurunu kaçırırsın ya da kendi huzurunun daha çok kaçmasına izin verirsin ama sonunda patlarsın… Patlamaz mısın? Bu iki seçenek arasında da karar vermek aslında hiç de kolay değildir. Ya da kolay mıdır?

Google’a “huzur nedir?” diye sorunca, bana şu imajla cevap verdi. Bence çok haklı, işte huzur budur, beynindeki bu dinginliktir. Enfes, mis…

Senin beynin bu kadar dingin mi? Benimki henüz değil ama olmaya pek yakın!





A short history of marketing…

15 09 2011

Güzel özet…

Scholz & Friends: “Dramatic shift in marketing reality” – aka “A short history of marketing” … from Michael Reissinger on Vimeo.





Bu aralar hayatım…

8 09 2011

Gerçekten düşündürücü… 🙂


Not: Genelleme yapılmıştır, kimse üzerine alınmasın 🙂





Dubrovnik’in yolları taştan…

12 07 2010

İş değişikliğim sebebiyle iptal olan planlar keyfimizi kaçıramazdı… Hemen alternatif bir plan yapmalıydık. Kararımızı verdik: Dubrovnik!

Haziranın ikinci haftası olmasına rağmen İstanbul’da hava hala yağmurluydu. Havalar ne zaman soğusa “Balkanlar’dan gelen soğuk havanın etkisindeyiz” diye öğretildiğinden ister istemez tedirginlik var içimde… Sabah akşam deliler gibi hava durumu kontrolü yapıyorum. Moralim bozuluyor ama çaktırmıyorum. Koşturmacayla geçen bir haftanın sonunda uçağımız kalkıyor. Önce Saraybosna’ya varıyoruz. Minicik bir şehir merkezi… Oldukça uzun boylu kadınlar… Bizden insanlar… Başımızı ne tarafa çevirsek savaşın izleri… Süslü bakır cezve ve fincanlarla sunulan Saraybosna kahvesi… Meşhur Boşnak böreği… Cevapcici (köfte) ile liquid yoghurt… 🙂 Daha hava kararmadan akın akın barlara akan Saraybosna gençleri… Akşama Boşnak gecesi…

Ertesi gün geze geze Dubrovnik’e varıyoruz. Hava sıcacık, güneş pırıl pırıl.. İstanbul’da yağmur sel, ama bizim güneşin altında keyfimiz yerinde… Önce Dubrovnik’in Old Town denilen bölümünü geziyoruz. Kocaman bir kale içerisine kurulmuş bir şehir. Rehberimiz anlatırken biz çoktan dondurmacıya saldırıyoruz. Sonraki her gecemizde buradan dondurma almayı ihmal etmediğimizi belirtmek isterim. Dubrovnik’e yolu düşenlere birinci tavsiye: şehre girişte ilk sağdaki dondurmacıdan dondurma!

Hırvatistana özgü çok özel bir yemek olmamakla beraber deniz mahsülleri enfes. Menüler genelde pizza, makarna ve deniz ürünlerinden oluşuyor. Nerde bizim Türk Mutfağı dedikten sonra Dubrovnik’e yolu düşenlere ikinci tavsiye: deniz kıyısında siyah kocaman tencerelerle servis edilen siyah risotto ve kalamar! Ve hemen arkasından üçüncü tavsiye: Yemek öncesi aparatif olarak buzlu içilen Prosec isimli tatlı şarap! Gündüz çok güzel olan Old Town gece ayrı bir güzel… Büyük caddesini dik kesen dar dar sokaklarda onlarca bar var. Sokaklarda canlı müzik… Çok çılgın partiler olmasa da gece hayatı renkli sayılabilecek cinsten… Burada daha fazla detaya girmeden geçiyorum diğer doğa güzelliklerine 🙂

Deniz gerçekten güzel… Gayet serin, gayet berrak. Plajlar taşlı ve kayalık… Ben kum plaj isterim diyene de Lopud adası diyorum. Adı geçmişken Dubrovnik’e yolu düşenlere dördüncü tavsiye: Lopud adasında golf arabası benzeri araçlara binilerek adanın bir ucundan diğer ucuna geçilecek, denize girilecek, çıplaklar gözlemlenecek: p

Buralara kadar gelmişken bir ülke daha görmeden dönmeyelim dediğimizden Karadağ yoluna düşüyoruz. Deniz de manzara da enfes ama sadece bu kadar… Ne yazık ki Saraybosna’nın ve Hırvatistan’ın tatlı insanından eser yok burada… Dünya insanı diyerek bağrımıza basamıyoruz ne yazık ki Sırp arkadaşlarımızı… Anında uzaklaşıyoruz kendilerinden…

Dönerken Mostar’a uğruyoruz. Gerçekten çok etkileyici… Zamanında gençler sevdiği kıza aşklarını ispat etmek için atlarlarmış bu köprüden… Şimdi köprüyü bırak kaldırımdan atlamazlar bu arkadaşlar ya hadi neyse…

8 gün çok fazla mı acaba derken yetmedi bile… Kaynaştığımız balayı çiftleriyle vedalaşıp hüzünle ayrılıyoruz… İstanbul özlemiş bizi… Biz de onu… Hey sevgili okuyucu nereye gittiğin kadar kimle gittiğin de önemlidir, al yanına en sevdiğini koş Dubrovnik’e.. Biz gittik, gördük ,sevdik, geldik! Sorana da tavsiye ederiz. Özetle, ne demiş Bernard Shaw “Dünya’da cenneti görmek isteyenler Dubrovnik’e gelmeli! “