10 koskoca sene..

2 01 2012

Gideli tam 10 sene oldu.. 10 koskoca sene.. Nasıl güçlüymüşüm şaşıp kalıyorum kendime.. Hep birşeyler eksik  ama artık hatırladığımda gülümsemeyi başarabiliyorum. Her geçen gün daha da çok gülümseyeceğim, sen beni böyle görmek isterdin diye, gülümserken çarpık ön dişlerimi göstermemi hep çok severdin diye..

Sonsuzluğa inancımın kaynağı, biricikim… bil ki seni çok seviyorum, özlüyorum…





Huzur..

23 09 2011

Huzur, en çok peşinde koştuğun şey değil midir? Yakaladığında bırakmamak için sımsıkı sarıldığın değil midir? Kimsenin bozmasını istemediğin şey değil midir? Evinde ailenleyken huzur ararsın, arkadaşlarınla olan ilişkinde huzur istersin, sevgilinle birlikteyken huzur istersin, hayatının büyük bölümünü geçirdiğin iş yerinde hele özellikle bunu istersin…

Huzurun kaçtığı anda geceleri gözlerini kapadığında otomatik olarak soru işaretleri dolaşmaya başlar kafanda, engel olmaya çalışsan işe yarar mı? Huzurunu geri almak için ya başkalarının da huzurunu kaçırırsın ya da kendi huzurunun daha çok kaçmasına izin verirsin ama sonunda patlarsın… Patlamaz mısın? Bu iki seçenek arasında da karar vermek aslında hiç de kolay değildir. Ya da kolay mıdır?

Google’a “huzur nedir?” diye sorunca, bana şu imajla cevap verdi. Bence çok haklı, işte huzur budur, beynindeki bu dinginliktir. Enfes, mis…

Senin beynin bu kadar dingin mi? Benimki henüz değil ama olmaya pek yakın!





A short history of marketing…

15 09 2011

Güzel özet…

Scholz & Friends: “Dramatic shift in marketing reality” – aka “A short history of marketing” … from Michael Reissinger on Vimeo.





Bu aralar hayatım…

8 09 2011

Gerçekten düşündürücü… :)


Not: Genelleme yapılmıştır, kimse üzerine alınmasın :)





Dubrovnik’in yolları taştan…

12 07 2010

İş değişikliğim sebebiyle iptal olan planlar keyfimizi kaçıramazdı… Hemen alternatif bir plan yapmalıydık. Kararımızı verdik: Dubrovnik!

Haziranın ikinci haftası olmasına rağmen İstanbul’da hava hala yağmurluydu. Havalar ne zaman soğusa “Balkanlar’dan gelen soğuk havanın etkisindeyiz” diye öğretildiğinden ister istemez tedirginlik var içimde… Sabah akşam deliler gibi hava durumu kontrolü yapıyorum. Moralim bozuluyor ama çaktırmıyorum. Koşturmacayla geçen bir haftanın sonunda uçağımız kalkıyor. Önce Saraybosna’ya varıyoruz. Minicik bir şehir merkezi… Oldukça uzun boylu kadınlar… Bizden insanlar… Başımızı ne tarafa çevirsek savaşın izleri… Süslü bakır cezve ve fincanlarla sunulan Saraybosna kahvesi… Meşhur Boşnak böreği… Cevapcici (köfte) ile liquid yoghurt… :) Daha hava kararmadan akın akın barlara akan Saraybosna gençleri… Akşama Boşnak gecesi…

Ertesi gün geze geze Dubrovnik’e varıyoruz. Hava sıcacık, güneş pırıl pırıl.. İstanbul’da yağmur sel, ama bizim güneşin altında keyfimiz yerinde… Önce Dubrovnik’in Old Town denilen bölümünü geziyoruz. Kocaman bir kale içerisine kurulmuş bir şehir. Rehberimiz anlatırken biz çoktan dondurmacıya saldırıyoruz. Sonraki her gecemizde buradan dondurma almayı ihmal etmediğimizi belirtmek isterim. Dubrovnik’e yolu düşenlere birinci tavsiye: şehre girişte ilk sağdaki dondurmacıdan dondurma!

Hırvatistana özgü çok özel bir yemek olmamakla beraber deniz mahsülleri enfes. Menüler genelde pizza, makarna ve deniz ürünlerinden oluşuyor. Nerde bizim Türk Mutfağı dedikten sonra Dubrovnik’e yolu düşenlere ikinci tavsiye: deniz kıyısında siyah kocaman tencerelerle servis edilen siyah risotto ve kalamar! Ve hemen arkasından üçüncü tavsiye: Yemek öncesi aparatif olarak buzlu içilen Prosec isimli tatlı şarap! Gündüz çok güzel olan Old Town gece ayrı bir güzel… Büyük caddesini dik kesen dar dar sokaklarda onlarca bar var. Sokaklarda canlı müzik… Çok çılgın partiler olmasa da gece hayatı renkli sayılabilecek cinsten… Burada daha fazla detaya girmeden geçiyorum diğer doğa güzelliklerine :)

Deniz gerçekten güzel… Gayet serin, gayet berrak. Plajlar taşlı ve kayalık… Ben kum plaj isterim diyene de Lopud adası diyorum. Adı geçmişken Dubrovnik’e yolu düşenlere dördüncü tavsiye: Lopud adasında golf arabası benzeri araçlara binilerek adanın bir ucundan diğer ucuna geçilecek, denize girilecek, çıplaklar gözlemlenecek: p

Buralara kadar gelmişken bir ülke daha görmeden dönmeyelim dediğimizden Karadağ yoluna düşüyoruz. Deniz de manzara da enfes ama sadece bu kadar… Ne yazık ki Saraybosna’nın ve Hırvatistan’ın tatlı insanından eser yok burada… Dünya insanı diyerek bağrımıza basamıyoruz ne yazık ki Sırp arkadaşlarımızı… Anında uzaklaşıyoruz kendilerinden…

Dönerken Mostar’a uğruyoruz. Gerçekten çok etkileyici… Zamanında gençler sevdiği kıza aşklarını ispat etmek için atlarlarmış bu köprüden… Şimdi köprüyü bırak kaldırımdan atlamazlar bu arkadaşlar ya hadi neyse…

8 gün çok fazla mı acaba derken yetmedi bile… Kaynaştığımız balayı çiftleriyle vedalaşıp hüzünle ayrılıyoruz… İstanbul özlemiş bizi… Biz de onu… Hey sevgili okuyucu nereye gittiğin kadar kimle gittiğin de önemlidir, al yanına en sevdiğini koş Dubrovnik’e.. Biz gittik, gördük ,sevdik, geldik! Sorana da tavsiye ederiz. Özetle, ne demiş Bernard Shaw “Dünya’da cenneti görmek isteyenler Dubrovnik’e gelmeli! “





bırakalım rol yapmayı…

16 04 2010

Bazıları aradığı takdiri, beğeniyi ya da hayranlığı bulamadığında başka türlü dikkat çekmeye çalışırlar ve bunu sağlayacak bir role bürünürler. Eğer olumlu şekilde dikkat çekemiyorsa olumsuz tepki yaratacak hareketlerde bulunabilirler, tıpkı yaramazlık yaparak tüm dikkatleri üzerine toplamaya çalışan küçük çocuklar gibi.. Başkalarının nefretini çekerek kendilerini belli etmeye çalışırlar. Ya da sempati /acıma duygusu uyandırmak için kurban rolünü oynamayı tercih ederler. Sürekli şikayet etmek, sürekli gücenmek, sürekli öfkelenmek… Kendilerini hayat tarafından haksızlığa uğramış gibi gösterdiklerinde her şeyin daha kolay olacağına inanırlar. Bu örnekler sonsuza dek gider… Bence bırakalım rol yapmayı…





azıcık şans gerek…

8 04 2010

Ne kadar çok uğraşıp didinsek de hayat bazen insana istediğini vermiyor. Engelleri aşmak için, hedefe ulaşmak için daha fazla çabalamak gerek, daha çok düşünmek, daha akıllı hareket etmek gerek. Ama ne yazık ki tüm bunlar her zaman yeterli olmuyor. İşte bu yüzden gerçek olup olmadığından emin olmadığım şu hikayeye bayılıyorum…

Hint İmparatoru, zamanın birinde satranç oyununu Pers İmparatoruna hediye olarak göndermiş. Hediyenin yanına bir de mektup iliştirmiş. Oyunun nasıl oynanacağına dair hiç bir bilgi vermeyip mektuba şunları yazmış: “Kim daha çok düşünür, kim daha iyi  bilir, kim daha ileriyi görürse o kazanır. İşte hayat budur…”

Pers İmparatoru, vezirlerinden bir tanesine oyunu çözmesini ve Hint İmparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun yaratmasını emretmiş. Vezir haftalarca çalışmış ve sonunda satranç oyununu çözmüş. Daha sonra da tavla oyununu icat etmiş. Pers İmparatoru tavla oyununu Hint İmparatoruna göndermiş ve hediye ile birlikte bir mektup yazmayı ihmal etmemiş. Mektubuna şunları yazmış: “Kim daha çok düşünür, kim daha iyi bilir, kim daha ileriyi görürse o kazanır. Ama biraz da şans gerekir. İşte hayat budur…”





belki sakarım ama çok şanslıyım..

10 01 2010

Sarı kuşağımı yeni almanın heyecanı ve bir arkadaşımı (kimse İlter’in üstüne gitmesin, bak isim vermedim İltercim :) ) bekletmenin telaşıyla spor salonundan çıkarken gerçekleşti herşey… Bir yandan koşuyordum bir yandan da çantamı takmaya çalışıyordum.. Cam kapının kapalı olduğunu farkedemeyip kafamı öyle şiddetli çarptım ki anında kaşımın üstü ceviz kadar şişti, burnum kanadı ve dudağımın iç kısmı parçalandı.. Herkes benden daha panikti, çünkü ben dahil kimse daha önce böyle abuk bir şişlikle karşılaşmamıştı eminim… Hemen Taksim İlk Yardım’a götürüldüm, röntgen çekildi..  Çok şükür ciddi bir şeyim yoktu. %90 yalan söylenir ya bu durumlarda, doktor bana da yalancıymışım gibi baktı.. Bense durumun daha farkına varamamış olduğum için sanırım gülüp duruyordum, “kocam dövdü” diyip dalga geçtim.. Doğumgünü olmasına rağmen zuzuyu aradım :( gelip beni aldılar… Eve geldiğimizde hala durumun ciddiyetini kavrayamamıştık. Facebook’a eklenen fotolarla azıcık eğlendik, bu işi nasıl becerebildiğime şaştık, damarımı patlatabilme yeteneğimi takdir ettik… Ama sonra işler değişti… Gece başlayan ağrı ve acı süreci, üzerinden 6 gün geçmiş olmasına rağmen artarak devam etmekte.. Tek gözüm şişti, morardı ve tamamen kapandı.. Başka bir doktora daha gidip 1 saat detaylı muayene oldum.. Göz dışına bir jel, içine iki damla, kenarına bir merhem, 2 güçlü ağrı kesici.. off!! Bazen gözümü tırmalıyorlar hissine kapılıyorum işte o an acım dayanılmaz oluyor.. Bir an önce geçsin artık lütfen!… O geceden itibaren bana bakan dünyanın en tatlı, en güzel ve biricik hastabakıcısına, hastaneye koşturan aikijitsu arkadaşlarıma, gecenin yarısı buz bulan canlarıma, gece yanımda kalan canımın içlerine, gece yarısı demeden kalkıp gelenlere, çok uzaklardan koşarak gelenlere, sürekli arayıp soranlara, dünyanın başka yerlerinde oldukları halde yanımda olmaya çalışanlara, beni hiç yalnız bırakmayanlara, acı çekerken beni gülümsetenlere binlerce teşekkür… belki sakarım ama çok şanslıyım.. hepinizi çook seviyorum..





Yılın Reklam Tasarımı

28 12 2009

                                                               

Yılın “Reklam Tasarımı” ödülünü almış, bayıldım, paylaşmadan edemeyeceğim…

“Hadi birşeyler içelim” dediğinizde işte bir kadın ile bir erkeğin aklından geçenler…

Ahhh bu kadınların hayatı çok zooor :)

Bu kadarla da bitmiyor tabi..

Hadi başarılı bir şekilde bu aşama atlatılıp dışarı çıkıldı, peki sonra ?

Tuvalete gitme vakti geldiğinde zorlu bir süreç daha başlıyor…

Kadın olmak gerçekten zor…

veee daha sonrası…

Özellikle “seviyor sevmiyor çiçeği” ve kalp kırıklığı sonrasındaki “dondurma kabı”, şu sıradan pazartesi gününde kocaman bir gülümseme yerleştirdi yüzüme…

Bu reklama benden Zeynep Oscar’ı.. :)





2010 duası

11 12 2009

Kendim de dahil, sevdiğim ve sevebileceğim kim varsa onlar için…

Sağlığı iyi olsun…
Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın. Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın. Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dolaşsın.

Sevdikleriyle birarada olsun…
Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın. Lafları birbiriyle başlasın. Nesi varsa bölüşecek biri olsun; nesi yoksa bulup getirecek biri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun. Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın.

Sevmekten bıkıp usanmayacağı biri olsun…
Onun yeri ayrı olsun. Onu soysun, başucuna koysun ama yalan uydurmasın. O her şeyine, her haline tanık olsun. Bir hareketiyle güldüren, bir hareketiyle ağlatan olsun. Duyguların hepsi onda olsun. Kalbi buna teslim olsun. Bütün şarkılar onu anlatsın. Aşık olsun, sırılsıklam olsun.

Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun…
Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın. Bu keşfini hergün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun. Yaptıkça daha iyi yaptığını görsün. Daha iyi yaptıkça bunu başkaları da görsün. O başkalarının bunu gördüğünü, dış gözüyle görsün, iç gözüyle işine baksın.

Neşesi bol olsun…
Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde bir şey durup durup zıplasın. Duydukları gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın. Gürültü çıkarsın. Saçma şeyler söylesin. Çocuklukta en şımardığı ana, sık sık gidip gelsin. Nereye gidip geldiği bilinmesin.

Değiştirmek istedikleri değişsin…
İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın. Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın. Kapıda hep kamyonu dursun. Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun. Bileği, bütün alışkanlıklarıyla, bağımlılıklarıyla güreşsin.

Bir şey ona sürpriz olsun…
Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın. Bu gün üçyüzaltmışbeş’ten herhangi biri olsun. Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasin. Öyle tahmini mümkün olmayan bir şey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın.

Bir hayali gerçek olsun…
Bir hayale gözünü yumsun. Peşinden koşup onu sobelesin. Hayalini kendinden saklamasın. Bir çizgi filmde olduğunu, herşeyin mümkün olduğunu unutmasın…

:)








Follow

Get every new post delivered to your Inbox.